14 Haziran 2009 Pazar

Lokum

Büyük kuşlar geçerdi evimizin üzerinden, korkardım. Çok büyük kuşlar… Kulaklarımı avucumla kapatır, şarkı söylerdim avazım çıktığı kadar. Yakından geçerdi, hissederdim. Arkadaşlarım onun top attığını söylerdi. Bense istemezdim onun ne topunu ne de başka bir şeyini. Aslında şimdiye kadar hiç topum olmamıştı; ama ondan öyle korkardım ki görmezdi gözüm hiçbir şeyi.

Hesap ettim babam gideli tam on sekiz gün olmuş. Ben uyurken gitmişti. Dizlerimin biraz geçen pazen pijamam pek ısıtamazdı dizlerimi. Ayaklarım zaten yorgana uzun gelir, bir karış dışarı çıkardı. Ondan öyle itinayla örterdim ki üstüme yorganı, küçük bir değişikliği bile hemen fark ederdim. Böyle anlamıştım zaten uyurken yanıma geldiğini. Giderken kocaman bir öpücük kondurmuştu alnıma, soğuktu dudakları. Zemheri bitince kavuşuruz, annen sana emanet oğlum demişti. Anlayamamıştım bu kadar uzun yolculuğun nedenini. Uyumaya devam ettim. Rüyamda babam gibi olmuştum. Kocamandım, her şeye yetiyordum. Benim de eşim ve çocuklarım vardı. Güçlüydüm, ben de babam gibi iyi bir babaydım. Bana güvenen insanlar vardı ve güvendiklerim. Çocuğuma bisiklet sürmesini ilk o gün öğrettim. Eve portakal aldım manavdan ve tabi ki lokum. Gülümseyerek uyandım. Ben de babam gibi olacaktım ilerde.

Uyanır uyanmaz, evin dışında olan tuvalete saman sarısı ayağıma biraz büyük gelen terliklerle uyku sersemi yürüdüm. Bu yolu bu saatlerde hep uyuyarak giderim. Yolu da bildiğimden gözlerimi de kapatırdım çoğu zaman. Bir iki kez takıldığımda oldu taşa; ama ne hacet. Oyun gibi gelirdi bana bu yolda gözü kapalı yürümek. Zaten bir tek gündüzleri yapardım bunu, daha yeni uyanmışken. Varınca oraya musluktan akan soğuk su beni kendime getirirdi. Elim önceleri alışamaz bu buz suyuna da sonrasında yüzüme çarpacak kadar cesurlaşır, alışırımdım. Yine uyuyarak gittim, nedense bir türlü ulaşamadım. Gözümü de açmadım, oyunu bozmak istemedim hiç. Bu kadar uzakta olamazdı. Zaten yolların bundan ötesine de yabancıyım. Gözlerimi açtım sonunda. Ben hiç bilmezdim böyle büyük çukurları. Ben hiç görmezdim salça kutularının yollara bu kadar saçılıp, döküldüğünü. Hiç düşünmemiştim bir bacağı ya da bir kolu bedenden ayrı.

O kuşlar yine gelmişti. Çok korkuyorum, çok. Onlar gelince annem sokakta oyun oynamama izin vermezdi. Dua ederdi dizlerini çöküp. Ağladığı da olurdu. Bana sarılırdı. Ben ise şarkı söylerdim. O korkuyor diye, ben hissettirmezdim korkumu. Ben de korkardım hâlbuki. Eve koştum anneme. Bu kez çok korkmuştum. Neler oluyordu? Bu kuşlar top atmıyor muydu?

Savaşla o gün tanışmıştı bedenim sekiz yaşıma girmeme yirmi üç gün kala. O gün eve döndüğümde annemde yoktu yerinde. Birileri geldi beni apar topar aldı. Kapıdan çıkarken küçük lokum sandığına sakladığım fotoğrafları aldım yanına. En çok güllü lokumu severdim çocukken. İki bisküvinin arasına koyar iki elimle iki tarafından bastırır, lokumu dağıtırdım arasına. Ben onu yerken bazen annem ikincisini hazırlardı. Bilirdi, sabırsız hallerimi. Kırardım çünkü bazen bisküvileri aceleden. Yine de yerdim de olmazdı sanki aynı tat. Annem de hazırlardı işte ben daha diğerini bitirmeden. Eve lokum alındığı gün, uslu bir çocuk olurdum. Günlük yaptığım işleri de daha severek yapardım. Tavukları dansa davet edermiş gibi kümesten dışarı çıkarır, yemlerini gümüş tabakla yere serperdim sanki. Babamın bahçe işlerinde kullandığı küreği, kazmayı, orağı daha bir itinayla yerleştirirdim samanlığa. Severdim o mis kokulu güllü lokumları. Babam da lokumları küçük sandıklarla alırdı. İşte bu içinde sararmış fotoğrafların olduğu sandık o sandıklardan biri. Anne ve babamdan kalan son şey.

Toplama kampına ilk geldiğimde, emanet sandım oraya kendimi. Geleceklerdi beni almaya. Ya annem ya babam ya da her ikisi. Benim gibi çocuklarda vardı yanımda. Biri uzanmıştı bu soğuk oda da yanıma. Arabayla buraya gelirken onu da almışlardı geriye tek duvarı kalan evinden. Önce gelmek istemedi, üniformalı adam büyük bir tokat geçirince ağlaya ağlaya bindi o da arabaya. Benden biraz büyüktü. Yüzünde anlam vermediğim bir kan lekesi var. Bana hiç bakmadı yol boyunca, zaten hiç kimseye bakmadı. Sadece önüne baktı. Ben anlayamamıştım o zaman ne için burada olduğumu da o anlamıştı. O anlamıştı artık yalnız olduğumuzu, oyun oynayacağımızı, zor günlerin bizi beklediğini. O anlamıştı bizim büyük bir dünyada bir günde büyümek zorunda kalan çocuklar olduğumuzu.

Çok ağladım, gecelerce ağladım. Dayakta yedim. Hiç düşlemedim o günlerde gül kokulu lokumu sadece hayatta kalmaktı mücadelem. Şarapnel parçaları arasında yitirdim benim olan her şeyi. Bu araba, daha çitinden dışarı çıkmadığım köyümden alıp bilmediğim yerlere götürmüştü beni. Bana çocuk diye bağırıyorlardı. Oraya geç, buraya otur, şunu yap. Çocuk diyorlardı da hiç çocukmuşum gibi davranmadılar bana. Sonra geceleri yara bere içinde pazen pijamama hasret sıkışırdım o soğuk odada bir köşeye. Su içinde yüzen birkaç üzüm taneli hoşafı akşam yemeği niyetine, bir dilim ekmekle yerdim. Zaten başka şansım yoktu. Eğer özlediğim bir tat olursa, şöyle sevdiğim bir yemek yahut başka bir şey. Lokum kutusundaki fotoğraflarda aradım onu.

Bedenim küçük yaşadıklarım çok fazlaydı. Bu çok odalı yerde, her odadan haykırışlar gelirdi. Hepsi ya insaf dermiş gibi kadın, erkek sesleri. Acıdan çıkan bu seslerin garip bir ortak noktası vardı. Kimin olduğu önemli değildi, hepsi acının bir tonuydu buram buram. Gerçekti hepsi. Bazı zamanlar odadan birilerini alır bir müddet sonra geri getirilerdi. Giderken gözleri kocaman olur, yutkunurdu. Söyleyecek çok sözü varmış da hepsini yutuyormuş gibi büyük bir yutkunma. Dönüşünde bir kabahat işlemişte buna çok utanmış gibi yüzü kızarıp geri dönerdi. Sonradan öğrendim oradaki adamların ona tecavüz ettiğini. O da benden en fazla dört beş yaş büyük bir erkek çocuğuydu sadece. Çocuktu o da benim gibi. Daha birkaç ay öncesine kadar annesinin süt kokulu kuzusuydu. O da bilmiyordu köyün çitinden ilerisini.

Dışarıdan bir müzik sesi geldi ufak pencereli bu çok kişilik odaya. Öyle küçük bir pencere ki gece ve gündüz bile fark edilmiyor. Eskiyen bir müzik, eskitilen bir müzik bu. Geçmişime, anneme ait bir ses sanki. Onun sevdiği, eşlik ettiği yürek sığdırdığım o şarkı. Bu şarkı çaldığında neşelenir, gerdan kıvırtırdı annem. Ben ise onu izler, kocaman bir kahkaha atardım. Şimdi ise bu şarkı bana sadece özlemi hatırlatıyor. Annemi, ailemi hatırlatıyor. Kanatları kırılmış, minik bir kafese hapsedilmiş bedenim, çırpınıyor bu nağmeyle. Kocaman oluyordu her yer; yaralarımı, berelerimi öpmeye geliyor dudakların. Zor günler geçiyorum anneciğim, çok zor.

Bir sabah beni bir aile buradan satın alıp, evlerine götürdü. Konuşmak yasaktı ya unutmuştum konuşmayı, giderken gözlerimle selamladım geride kalanları. Gözyaşlarım kelime olup bir veda yazısı yazdı kader dostlarıma. Savaşın yok ettiği hayatımda, nefes almak için bile borçlu olan bedenim şimdi tanımadığım bir aileyle seyredecekti kalan ömrünü. Ve şimdi sadece sekiz yaşımı üç ay on beş gün geçmiştim. Bir ilkbahar ayında doğmuştum, çiçek gibi bir mevsimdi. Annem doğumumu anlatırken nasıl soluk soluğa kaldığını, sanki dünyanın tüm acısı karnına saplanmış gibi ağrıdığını dile getirirdi. Ama beni görünce tüm çektiklerine değdiğini ve saate baktığını söylerdi. Sabah saat sekizi üç geçiyormuş gözlerimi açtığımda. Beni bir ilkbahar getirmiş leylekler ona. Yine bir ilkbahar sanki yeniden doğuyorum. Gül kokusu sinmiş fotoğraflar tanık oluyor bu doğuma. Yeni bir ailede, yeni annem ve yeni babam. İlk onlar anlattılar bana babamın savaşta şehit olduğunu, annemin ölü bedeninin dualarla defnedildiği. Bir onlar anlatıyorlar bana o kuşların, oyunbozan topları olduğunu. O kuşların kanatları bile olmadığını ve hiçbir zaman umuda uçmadığı. Benim yeni adım Barış. Önceki adımı çoktan unuttum. Ama bisküvi ile lokumu hala çok seviyorum.

Emine Yılmaz
Şubat,2009

Yaş Alan Trenim

Otuz Beş Numaralı Koltuk

Olmak istediğim bir trendeyim şimdi. Yedikuleli şehri selamlıyor, başlıyorum eksik kalanlara. Dünden kalma gazetenin satırlarındayım. Kendime yakın bir hikâye arıyorum bu satırlarda. Tanıdık isimler geçiyor, dağılıyor parça parça sınırlar. Tren sisinden, bulanmış camdan ışık vuruyor sayfalara. Sayfalarda garip gölgeler oluşturuyor bu sisler. Gölgeler kanatlara şifa oluyor, kırlangıç olup uçuşuveriyor kırgınlıklar. Gölgeler bilet oluyor, yol olup patikalara ayrılıyor gurbetler. Gölgeler, toprağa bereket oluyor, üzüm olup bağbozumunu bekliyor salkımlar. Tren yol aldıkça kısalı, uzunlu tüneller ağırlıyor bizi. Tünellere girince o güzel şekiller küsüyor, ağır bir koku alıyor vagonu. Tünellerin o kendine has kokusu. Bir garip hüzün çöküyor yolculara, emanet koltuklarda tek başına kalıyor insan. Kısa sürüyor böyle anlar, çıkışta uçsuz bucaksız tarlalarda günebakanlar karşılıyor bizi. Gölgelerle yarışır güzellikte sarının, yeşilin her tonu kucaklıyor seferindeki treni. Olmak istediğim trende 35 numaralı koltukta dünden kalma gazetenin kendime yakın hikâyesindeyim.

Yol yarılanmak üzere. Yanık bir türkü ile titretmek istiyorum vuslatı bir an; ama kalabalıktan utanıyorum. Çekiniyorum yol arkadaşlarımdan. Belki eşlik ederler desem de, kandıramıyorum kendimi. Çekiniyorum açıkçası. Akıyor inceden nağmeler içime, soluk alıp verişimde hayat buluyor şarkının melodisi. Sol yanım eşlik ediyor bu dilsiz şarkıya. Sonra görünmez bir orkestra oluyor tüm vagon. Eşlik ediyorlar onlarda hem de hiç farkına varmadan. Alıştığım çuf çuf sesleri, yeni binen yolcuların lastik ayakkabılarının çakur çukur edişi, rüzgârın dansa davet ettiği perdelerin ahengi, bebeklerin süte hasret diyafram ağlayışları, iki kişilik yolculuk sohbetleri ve duraklarda bize katılan satıcılar. Bilet görevlisinin biletleri seri halinde delişi de ritim tutuyor bu orkestraya.

Duruyor tren yine bir durakta. Bazı duraklarda satıcılar orta kapıdan biniyor, dolanıyorlar aralarda. Gar berberini çekiştiriyorlar kendi aralarında. Kastı varmış bunlara, abuk sabuk şekiller veriyormuş bu güzelim saçlara. Hoşnut olmazsan paranı da geri vermiyormuş. Hem saçından hem de parandan oluyormuşsun, anlayacağın. Kalabalığı görünce unutuyorlar saçlarının o durumunu. Müşteri velinimet tabi. Bir sonraki durağa kadar ne kadar satarlarsa bu sıcak böreklerden kar. Vakit çok kısa. Benim de canım çekiyor açıkçası. Kokusu tüm treni kaplıyor o minik böreklerin. Börek satıcıları iki iyi arkadaş olmalı. Öyle güzel anlaşıyorlar ki, bir iki kaş göz işareti yetiyor onlara. Vakit geliyor, yeni bir durak bekliyor şimdi bizi. İnmenin vakti geldiğini anlayan iki kafadar şimdi daha yüksek sesle börek diye bağırıyor. Duraklar arası bir satış, kısa vadeli bir satış. Öyle ki biri aceleden gömleğinin düğmesini bir atlayıp, iliklemiş. Gel kısmet, gel bir düğme ileriden gel der gibi. Kolluna taktığı hasır sepetinin içine de işlemeli bir mendil sermiş, allı yeşilli. Sabahın beşinde bu trende yolculara kahvaltı böreğini yetiştirmeye, sıralamış böreklerini o mendile. Ben daha fazla dayanamıyorum tabi, hem kanım da ısındı al yanaklı börek satıcılarına. Sıcacık börekler. Alıyorum iki tane börek. Birini şimdi birini de biraz daha yol alınca yerim. Durunca tren apar topar iniyorlar bu satıcılar, başka bir trende başka bir koşuşturmaca başlıyor onların masalında.

Trene inip, binenin haddi hesabı yok. Tren yol aldıkça gazetenin siyah beyaz fotoğraflarında, şimdi yaşamıyor olan unutamadıklarımı hatırlıyorum. Bahara inat açamayan körpe duyguları, saklı beklentileri anımsıyorum, gülüyorum. O ara mırıldanıyorum ki böreğin ufakları eteğime dökülüyor.

Yeni bir durakta daha duruyoruz. Hasreti alıyoruz bu durakta da benim olduğum bu göçmen trene. Daha ağır yol alıyormuş gibi geliyor bana bu duraktan sonra yükü ağarlaşan trenin. Yol yarılandı. Yaşımla eş değer otuz beş numaralı koltuktan kalkıp daha küçük numaralı koltuklara geçmek istiyorum. Her koltuğun bir güzelliği var, isyan etmiyorum da durmadan siyah beyaz fotoğraflar geçiyor gözümden. Hudutsuz bir tren yolculuğu değil ki hem de gidilen yollar geri dönülmüyor. Ne yapmalı? Torbamı sırtlıyorum bilmeden, olmak istediğim bu trende.


Küçük numaralı koltuklar

Tren bileti şahsıma düzenlenmiş, trene binmeden aldım. Ücretini günahlarımı karıştırmadan, ak torbamdan ödedim. Bindiğim yer, ineceğim yer, koltuk numaram malum hepsi var, bu bilette. Kuruyan mavi rimel gözlerimi yoruyor, bir an seçemiyorum ama takribi varış saati bile yer alıyor aynı sütunda. Bekleyeni çok olan tren yol alıyor, nazının geçtiği raylarda. Sayılı istasyonlar ipek şal gibi akıp gidiyor. Geçiyor işte hem de hiç anlamadan. İki kapılı bu yolculukta, elimdeki gazeteyi avuçlarım daha sıkı tutuyor, daha fazla sahipleniyor. Onu da kendine ait bir deri bir kemik bir pıhtıymış gibi sahipleniyor avuçlarım. Geçmişim, hazinem.

Saçlarım dağılıyor aniden. Senelerdir kullandığım kelebek motifli gümüş tokam tutamıyor mu saçlarımı artık. İki elimle arkaya alıyorum tüm saçlarımı. Uzun, kıvırcık saçlarım biraz zor şekil alıyor. Ondandır genelde hep aynı model topluyorum saçlarımı. Ensemin biraz üstünde bir elimle tutup, bir elimle de uçlarını tuttuğum saçların etrafında geride saç kalmayana dek doluyorum. Büyük bir topuz oluyor ensemde. Ucuna da gümüş kelebek tokamı iliştiriyorum. Perçemim inmesin diye anlıma, yandan da iki kırmızı tel toka ile tutturuyorum. Artık uzun süre şekli bozulmadan, böylece kalır saçlarım. Ayrıca böyle yapınca saçlarımı, ak düşen telleri belirgin olmuyor pek fazla. Yok, takıntılı değilim aslında hatta ayrı bir hava verdiğine de inanıyorum. Yani seviyorum saçlarımın beyazını. Her birinin var oluşunda olanları önemsiyorum çünkü. Yaşanmışlığa birer tanık gibi şimdilik gizleniyorlar kumral kıvırcık saçlarımın arasında.
Biraz acıkır gibi oldum. Torbamda bir elma olacak, bir de tren satıcılarından aldığım o börek. İkisini de yiyorum. Yerken gözüm karşı koltukta oturan kıza ilişiyor. Kadife elbiseli, parlak pabuçlu, iri gözlü çocuğa. O da bana bakıyor ve gülümsüyor. Saçları da benim gibi kıvırcık, örgülü saçlarının ucundan anlıyorum bunu. Kendime benzetiyorum, çocukluğuma. Kadife bir elbise bile yetiyor bana. Eski bir 23 Nisan’ı hatırlıyorum bir an. Annemin bana yeşil, üç düğmeli kadife elbiseyi hazırlamak için gecelediğini. Köyün meydanında minik yüreğim duracak gibi sayıkladığım duaları. Bir iş için isteğin, sevginin yolu yarılattığını. Evet, annem tüm gece tahta sandalyemizde ağır aksak çalışan dikiş makinesiyle bana bir elbise diktiğini. Makasla hüznünü biçtiğini, renk renk iple sevgisini nakşettiğini. Aslında önceden haberi olsaydı elbiseyi önceden diker asardı dolabıma. Ama piyangodan çıkar gibi olmuştu her şey. Hiç hesapta yoktu benim kürsüye çıkıp, tüm kasabaya şiir okuyacağım. On beş gün önce seçmeleri vardı aslında ve bu görevi başka bir sınıf arkadaşım almıştı. Üzülmüştüm açıkçası, çok istiyordum. Günlerce çalışmıştım, ezberlemiştim o şiiri. Yemekte, yolda, bahçede hep bu şiiri okuyordum. Onunla yatı onunla kalkıyordum. Hatta ilk kıtası,

‘ Sanki her tarafta var bir düğün.
Çünkü, en şerefli en mutlu gün.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.’


Hiç unutmuyorum. Sonra ne olduysa şiiri okuyacak olan sınıf arkadaşım son gün rahatsızlanmış, öğretmenim de onun yerine en uygun beni görmüş. Bir anda oldu aslında her şey. Haberi aldığımda o kadar mutlu olmuştum ki, genelde yürüyerek yarım saatte gidilen okul ev arası yolu on dakikada koşarak almıştım. Nefesim kesilmiş, yüzüm pancara dönmüş, önlüğüm su içinde kalmıştı. Daha kapıdayken bir solukta anneme anlatmıştım olup biteni. Çok mutluydum çok. Ama son anda piyangodan çıkan haber, annemi o gece uykusuz bırakmıştı. Kasabanın karşısına çıkıp, kürsüde şiir okuyacaktım. İşte o an karar verdik annemle, evdeki yeşil kadife kumaşla bana bir elbise dikmeye. Eteği fırfırlı bir elbise, üç düğmesi vardı. Hatta düğmelerden biri boğazıma dayanıyordu. Onu şiir okurken iliklemek istememiştim de annem olmaz deyip ilikletmişti. Sonra o an gelmişti, dizlerimin bağı çözülmüştü. Mikrofona ulaşmak için parmak uçlarımda avazım çıkıncaya kadar bağırdığımı anımsıyorum. Neyse hiç takılmadan okumuştum, başarmıştım yani. İlk başarımdı belki de bu. Sonra o yeşil elbiseyi kızım da giydi. Yıllar geçti üstünden de elbisenin o üç düğmesi hala yerli yerinde. Şimdi naftalinli sandıkta yadigâr bana çocukluğumdan.


Denge

Yavaş yavaş hava kararıyor artık. Trenin iç aydınlatmasın da sorun yok, uzun süre önce açtılar tüm ışıkları. Ama akşama doğru hava soğur ben de pencereyi açamam diye şimdi üstten aralıyorum biraz. Pencereyi açar açmaz bir yaprak düşüyor ayaklarımın ucuna. Ne ara içeri girdiğini pek anlayamasam da kurumaya yakın sarı hatta turuncuya yakın bir kayın ağacı yaprağı bu. Mevsim sonbahar. Yerini yenisine devir edip sığınacak bir yer arar gibi bir edası var sanki. Ya da son nefesiyle kendini içeriye atmış kim bilir. Ama kışlara dayanıklı görkemli bir kayın ağacının yaprağı bu. Hatta yol kenarında olan bu ağaç, göklere erişen dallarının borcunu bu ilahi denge de kuruyan yapraklarıyla ödemiş. Küçük bir tohumdan nice mevsimle bu hale Eyüp sabrıyla erişmiş; ama o da ilahi dengeye boyun eğmiş. Sanki böyle bir hikâyesi var hala ayaklarımın ucunda duran bu yaprağın.

Eski Yunan mitolojisinde her ağacın bir ağaç perisi olduğuna inanılırmış. Bu periler ağaçla beraber doğar, onla büyür kimisi o ağaçla ölür kimisi de ölümsüz olurmuş. İsimleri Dryad olan bu perilerin hatta bir de Hamadryad adlı kardeşleri varmış. Onlarda daha küçük bitkilerin, çalı ve küçük boylu ağaçların içinde yaşamlarını sürermiş. Üçüncü dereceden birer tanrı sayılan Dryadlar, ağaçları sağlıklı olduklarında sevinir ne zaman ki ağaçları biraz hastalansa, sararıp yapraklarını dökse onlar da derin bir yasa girermiş. Kendi toprağında onla büyüyen yapraklarına sahiplenme ve onu kaybedişinde de yasa bürünme çok doğal olmalı.

Gözlerimi kapatıyorum. Öperek bırakıyorum yapraklarımı. Hatta okşuyorum bazılarını. Yazık, bir şey gelmiyor elden. Ben de bu ilahi denge de uğruna döktüklerimi mevsiminde hatırlayıp, mahsustan saçlarımı da enseden toplayıp öyle yol alıyorum. Ömrümün istasyonlarını bir bir geçiyorum. Sisinde eskiyorum belki biraz; ama bir o kadar kökleniyorum. Cebimde kuru yapraklar ve hala yeşil olan ben, olmak istediğim trende otuz beş numaralı koltuktan yeni dualar ekiyorum yedi kata. İçinde olduğum tren köprüleri aşarken; haber gönderiyor dallarım kuşlara, çiçeklerim ise arılara.

Emine Yılmaz
Mart, 2009