Büyük kuşlar geçerdi evimizin üzerinden, korkardım. Çok büyük kuşlar… Kulaklarımı avucumla kapatır, şarkı söylerdim avazım çıktığı kadar. Yakından geçerdi, hissederdim. Arkadaşlarım onun top attığını söylerdi. Bense istemezdim onun ne topunu ne de başka bir şeyini. Aslında şimdiye kadar hiç topum olmamıştı; ama ondan öyle korkardım ki görmezdi gözüm hiçbir şeyi.
Hesap ettim babam gideli tam on sekiz gün olmuş. Ben uyurken gitmişti. Dizlerimin biraz geçen pazen pijamam pek ısıtamazdı dizlerimi. Ayaklarım zaten yorgana uzun gelir, bir karış dışarı çıkardı. Ondan öyle itinayla örterdim ki üstüme yorganı, küçük bir değişikliği bile hemen fark ederdim. Böyle anlamıştım zaten uyurken yanıma geldiğini. Giderken kocaman bir öpücük kondurmuştu alnıma, soğuktu dudakları. Zemheri bitince kavuşuruz, annen sana emanet oğlum demişti. Anlayamamıştım bu kadar uzun yolculuğun nedenini. Uyumaya devam ettim. Rüyamda babam gibi olmuştum. Kocamandım, her şeye yetiyordum. Benim de eşim ve çocuklarım vardı. Güçlüydüm, ben de babam gibi iyi bir babaydım. Bana güvenen insanlar vardı ve güvendiklerim. Çocuğuma bisiklet sürmesini ilk o gün öğrettim. Eve portakal aldım manavdan ve tabi ki lokum. Gülümseyerek uyandım. Ben de babam gibi olacaktım ilerde.
Uyanır uyanmaz, evin dışında olan tuvalete saman sarısı ayağıma biraz büyük gelen terliklerle uyku sersemi yürüdüm. Bu yolu bu saatlerde hep uyuyarak giderim. Yolu da bildiğimden gözlerimi de kapatırdım çoğu zaman. Bir iki kez takıldığımda oldu taşa; ama ne hacet. Oyun gibi gelirdi bana bu yolda gözü kapalı yürümek. Zaten bir tek gündüzleri yapardım bunu, daha yeni uyanmışken. Varınca oraya musluktan akan soğuk su beni kendime getirirdi. Elim önceleri alışamaz bu buz suyuna da sonrasında yüzüme çarpacak kadar cesurlaşır, alışırımdım. Yine uyuyarak gittim, nedense bir türlü ulaşamadım. Gözümü de açmadım, oyunu bozmak istemedim hiç. Bu kadar uzakta olamazdı. Zaten yolların bundan ötesine de yabancıyım. Gözlerimi açtım sonunda. Ben hiç bilmezdim böyle büyük çukurları. Ben hiç görmezdim salça kutularının yollara bu kadar saçılıp, döküldüğünü. Hiç düşünmemiştim bir bacağı ya da bir kolu bedenden ayrı.
O kuşlar yine gelmişti. Çok korkuyorum, çok. Onlar gelince annem sokakta oyun oynamama izin vermezdi. Dua ederdi dizlerini çöküp. Ağladığı da olurdu. Bana sarılırdı. Ben ise şarkı söylerdim. O korkuyor diye, ben hissettirmezdim korkumu. Ben de korkardım hâlbuki. Eve koştum anneme. Bu kez çok korkmuştum. Neler oluyordu? Bu kuşlar top atmıyor muydu?
Savaşla o gün tanışmıştı bedenim sekiz yaşıma girmeme yirmi üç gün kala. O gün eve döndüğümde annemde yoktu yerinde. Birileri geldi beni apar topar aldı. Kapıdan çıkarken küçük lokum sandığına sakladığım fotoğrafları aldım yanına. En çok güllü lokumu severdim çocukken. İki bisküvinin arasına koyar iki elimle iki tarafından bastırır, lokumu dağıtırdım arasına. Ben onu yerken bazen annem ikincisini hazırlardı. Bilirdi, sabırsız hallerimi. Kırardım çünkü bazen bisküvileri aceleden. Yine de yerdim de olmazdı sanki aynı tat. Annem de hazırlardı işte ben daha diğerini bitirmeden. Eve lokum alındığı gün, uslu bir çocuk olurdum. Günlük yaptığım işleri de daha severek yapardım. Tavukları dansa davet edermiş gibi kümesten dışarı çıkarır, yemlerini gümüş tabakla yere serperdim sanki. Babamın bahçe işlerinde kullandığı küreği, kazmayı, orağı daha bir itinayla yerleştirirdim samanlığa. Severdim o mis kokulu güllü lokumları. Babam da lokumları küçük sandıklarla alırdı. İşte bu içinde sararmış fotoğrafların olduğu sandık o sandıklardan biri. Anne ve babamdan kalan son şey.
Toplama kampına ilk geldiğimde, emanet sandım oraya kendimi. Geleceklerdi beni almaya. Ya annem ya babam ya da her ikisi. Benim gibi çocuklarda vardı yanımda. Biri uzanmıştı bu soğuk oda da yanıma. Arabayla buraya gelirken onu da almışlardı geriye tek duvarı kalan evinden. Önce gelmek istemedi, üniformalı adam büyük bir tokat geçirince ağlaya ağlaya bindi o da arabaya. Benden biraz büyüktü. Yüzünde anlam vermediğim bir kan lekesi var. Bana hiç bakmadı yol boyunca, zaten hiç kimseye bakmadı. Sadece önüne baktı. Ben anlayamamıştım o zaman ne için burada olduğumu da o anlamıştı. O anlamıştı artık yalnız olduğumuzu, oyun oynayacağımızı, zor günlerin bizi beklediğini. O anlamıştı bizim büyük bir dünyada bir günde büyümek zorunda kalan çocuklar olduğumuzu.
Çok ağladım, gecelerce ağladım. Dayakta yedim. Hiç düşlemedim o günlerde gül kokulu lokumu sadece hayatta kalmaktı mücadelem. Şarapnel parçaları arasında yitirdim benim olan her şeyi. Bu araba, daha çitinden dışarı çıkmadığım köyümden alıp bilmediğim yerlere götürmüştü beni. Bana çocuk diye bağırıyorlardı. Oraya geç, buraya otur, şunu yap. Çocuk diyorlardı da hiç çocukmuşum gibi davranmadılar bana. Sonra geceleri yara bere içinde pazen pijamama hasret sıkışırdım o soğuk odada bir köşeye. Su içinde yüzen birkaç üzüm taneli hoşafı akşam yemeği niyetine, bir dilim ekmekle yerdim. Zaten başka şansım yoktu. Eğer özlediğim bir tat olursa, şöyle sevdiğim bir yemek yahut başka bir şey. Lokum kutusundaki fotoğraflarda aradım onu.
Bedenim küçük yaşadıklarım çok fazlaydı. Bu çok odalı yerde, her odadan haykırışlar gelirdi. Hepsi ya insaf dermiş gibi kadın, erkek sesleri. Acıdan çıkan bu seslerin garip bir ortak noktası vardı. Kimin olduğu önemli değildi, hepsi acının bir tonuydu buram buram. Gerçekti hepsi. Bazı zamanlar odadan birilerini alır bir müddet sonra geri getirilerdi. Giderken gözleri kocaman olur, yutkunurdu. Söyleyecek çok sözü varmış da hepsini yutuyormuş gibi büyük bir yutkunma. Dönüşünde bir kabahat işlemişte buna çok utanmış gibi yüzü kızarıp geri dönerdi. Sonradan öğrendim oradaki adamların ona tecavüz ettiğini. O da benden en fazla dört beş yaş büyük bir erkek çocuğuydu sadece. Çocuktu o da benim gibi. Daha birkaç ay öncesine kadar annesinin süt kokulu kuzusuydu. O da bilmiyordu köyün çitinden ilerisini.
Dışarıdan bir müzik sesi geldi ufak pencereli bu çok kişilik odaya. Öyle küçük bir pencere ki gece ve gündüz bile fark edilmiyor. Eskiyen bir müzik, eskitilen bir müzik bu. Geçmişime, anneme ait bir ses sanki. Onun sevdiği, eşlik ettiği yürek sığdırdığım o şarkı. Bu şarkı çaldığında neşelenir, gerdan kıvırtırdı annem. Ben ise onu izler, kocaman bir kahkaha atardım. Şimdi ise bu şarkı bana sadece özlemi hatırlatıyor. Annemi, ailemi hatırlatıyor. Kanatları kırılmış, minik bir kafese hapsedilmiş bedenim, çırpınıyor bu nağmeyle. Kocaman oluyordu her yer; yaralarımı, berelerimi öpmeye geliyor dudakların. Zor günler geçiyorum anneciğim, çok zor.
Bir sabah beni bir aile buradan satın alıp, evlerine götürdü. Konuşmak yasaktı ya unutmuştum konuşmayı, giderken gözlerimle selamladım geride kalanları. Gözyaşlarım kelime olup bir veda yazısı yazdı kader dostlarıma. Savaşın yok ettiği hayatımda, nefes almak için bile borçlu olan bedenim şimdi tanımadığım bir aileyle seyredecekti kalan ömrünü. Ve şimdi sadece sekiz yaşımı üç ay on beş gün geçmiştim. Bir ilkbahar ayında doğmuştum, çiçek gibi bir mevsimdi. Annem doğumumu anlatırken nasıl soluk soluğa kaldığını, sanki dünyanın tüm acısı karnına saplanmış gibi ağrıdığını dile getirirdi. Ama beni görünce tüm çektiklerine değdiğini ve saate baktığını söylerdi. Sabah saat sekizi üç geçiyormuş gözlerimi açtığımda. Beni bir ilkbahar getirmiş leylekler ona. Yine bir ilkbahar sanki yeniden doğuyorum. Gül kokusu sinmiş fotoğraflar tanık oluyor bu doğuma. Yeni bir ailede, yeni annem ve yeni babam. İlk onlar anlattılar bana babamın savaşta şehit olduğunu, annemin ölü bedeninin dualarla defnedildiği. Bir onlar anlatıyorlar bana o kuşların, oyunbozan topları olduğunu. O kuşların kanatları bile olmadığını ve hiçbir zaman umuda uçmadığı. Benim yeni adım Barış. Önceki adımı çoktan unuttum. Ama bisküvi ile lokumu hala çok seviyorum.
Emine Yılmaz
Şubat,2009
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
İlk kez, aileden bir blogger görmenin mutluluğu :)
YanıtlaSil