14 Haziran 2009 Pazar

Yaş Alan Trenim

Otuz Beş Numaralı Koltuk

Olmak istediğim bir trendeyim şimdi. Yedikuleli şehri selamlıyor, başlıyorum eksik kalanlara. Dünden kalma gazetenin satırlarındayım. Kendime yakın bir hikâye arıyorum bu satırlarda. Tanıdık isimler geçiyor, dağılıyor parça parça sınırlar. Tren sisinden, bulanmış camdan ışık vuruyor sayfalara. Sayfalarda garip gölgeler oluşturuyor bu sisler. Gölgeler kanatlara şifa oluyor, kırlangıç olup uçuşuveriyor kırgınlıklar. Gölgeler bilet oluyor, yol olup patikalara ayrılıyor gurbetler. Gölgeler, toprağa bereket oluyor, üzüm olup bağbozumunu bekliyor salkımlar. Tren yol aldıkça kısalı, uzunlu tüneller ağırlıyor bizi. Tünellere girince o güzel şekiller küsüyor, ağır bir koku alıyor vagonu. Tünellerin o kendine has kokusu. Bir garip hüzün çöküyor yolculara, emanet koltuklarda tek başına kalıyor insan. Kısa sürüyor böyle anlar, çıkışta uçsuz bucaksız tarlalarda günebakanlar karşılıyor bizi. Gölgelerle yarışır güzellikte sarının, yeşilin her tonu kucaklıyor seferindeki treni. Olmak istediğim trende 35 numaralı koltukta dünden kalma gazetenin kendime yakın hikâyesindeyim.

Yol yarılanmak üzere. Yanık bir türkü ile titretmek istiyorum vuslatı bir an; ama kalabalıktan utanıyorum. Çekiniyorum yol arkadaşlarımdan. Belki eşlik ederler desem de, kandıramıyorum kendimi. Çekiniyorum açıkçası. Akıyor inceden nağmeler içime, soluk alıp verişimde hayat buluyor şarkının melodisi. Sol yanım eşlik ediyor bu dilsiz şarkıya. Sonra görünmez bir orkestra oluyor tüm vagon. Eşlik ediyorlar onlarda hem de hiç farkına varmadan. Alıştığım çuf çuf sesleri, yeni binen yolcuların lastik ayakkabılarının çakur çukur edişi, rüzgârın dansa davet ettiği perdelerin ahengi, bebeklerin süte hasret diyafram ağlayışları, iki kişilik yolculuk sohbetleri ve duraklarda bize katılan satıcılar. Bilet görevlisinin biletleri seri halinde delişi de ritim tutuyor bu orkestraya.

Duruyor tren yine bir durakta. Bazı duraklarda satıcılar orta kapıdan biniyor, dolanıyorlar aralarda. Gar berberini çekiştiriyorlar kendi aralarında. Kastı varmış bunlara, abuk sabuk şekiller veriyormuş bu güzelim saçlara. Hoşnut olmazsan paranı da geri vermiyormuş. Hem saçından hem de parandan oluyormuşsun, anlayacağın. Kalabalığı görünce unutuyorlar saçlarının o durumunu. Müşteri velinimet tabi. Bir sonraki durağa kadar ne kadar satarlarsa bu sıcak böreklerden kar. Vakit çok kısa. Benim de canım çekiyor açıkçası. Kokusu tüm treni kaplıyor o minik böreklerin. Börek satıcıları iki iyi arkadaş olmalı. Öyle güzel anlaşıyorlar ki, bir iki kaş göz işareti yetiyor onlara. Vakit geliyor, yeni bir durak bekliyor şimdi bizi. İnmenin vakti geldiğini anlayan iki kafadar şimdi daha yüksek sesle börek diye bağırıyor. Duraklar arası bir satış, kısa vadeli bir satış. Öyle ki biri aceleden gömleğinin düğmesini bir atlayıp, iliklemiş. Gel kısmet, gel bir düğme ileriden gel der gibi. Kolluna taktığı hasır sepetinin içine de işlemeli bir mendil sermiş, allı yeşilli. Sabahın beşinde bu trende yolculara kahvaltı böreğini yetiştirmeye, sıralamış böreklerini o mendile. Ben daha fazla dayanamıyorum tabi, hem kanım da ısındı al yanaklı börek satıcılarına. Sıcacık börekler. Alıyorum iki tane börek. Birini şimdi birini de biraz daha yol alınca yerim. Durunca tren apar topar iniyorlar bu satıcılar, başka bir trende başka bir koşuşturmaca başlıyor onların masalında.

Trene inip, binenin haddi hesabı yok. Tren yol aldıkça gazetenin siyah beyaz fotoğraflarında, şimdi yaşamıyor olan unutamadıklarımı hatırlıyorum. Bahara inat açamayan körpe duyguları, saklı beklentileri anımsıyorum, gülüyorum. O ara mırıldanıyorum ki böreğin ufakları eteğime dökülüyor.

Yeni bir durakta daha duruyoruz. Hasreti alıyoruz bu durakta da benim olduğum bu göçmen trene. Daha ağır yol alıyormuş gibi geliyor bana bu duraktan sonra yükü ağarlaşan trenin. Yol yarılandı. Yaşımla eş değer otuz beş numaralı koltuktan kalkıp daha küçük numaralı koltuklara geçmek istiyorum. Her koltuğun bir güzelliği var, isyan etmiyorum da durmadan siyah beyaz fotoğraflar geçiyor gözümden. Hudutsuz bir tren yolculuğu değil ki hem de gidilen yollar geri dönülmüyor. Ne yapmalı? Torbamı sırtlıyorum bilmeden, olmak istediğim bu trende.


Küçük numaralı koltuklar

Tren bileti şahsıma düzenlenmiş, trene binmeden aldım. Ücretini günahlarımı karıştırmadan, ak torbamdan ödedim. Bindiğim yer, ineceğim yer, koltuk numaram malum hepsi var, bu bilette. Kuruyan mavi rimel gözlerimi yoruyor, bir an seçemiyorum ama takribi varış saati bile yer alıyor aynı sütunda. Bekleyeni çok olan tren yol alıyor, nazının geçtiği raylarda. Sayılı istasyonlar ipek şal gibi akıp gidiyor. Geçiyor işte hem de hiç anlamadan. İki kapılı bu yolculukta, elimdeki gazeteyi avuçlarım daha sıkı tutuyor, daha fazla sahipleniyor. Onu da kendine ait bir deri bir kemik bir pıhtıymış gibi sahipleniyor avuçlarım. Geçmişim, hazinem.

Saçlarım dağılıyor aniden. Senelerdir kullandığım kelebek motifli gümüş tokam tutamıyor mu saçlarımı artık. İki elimle arkaya alıyorum tüm saçlarımı. Uzun, kıvırcık saçlarım biraz zor şekil alıyor. Ondandır genelde hep aynı model topluyorum saçlarımı. Ensemin biraz üstünde bir elimle tutup, bir elimle de uçlarını tuttuğum saçların etrafında geride saç kalmayana dek doluyorum. Büyük bir topuz oluyor ensemde. Ucuna da gümüş kelebek tokamı iliştiriyorum. Perçemim inmesin diye anlıma, yandan da iki kırmızı tel toka ile tutturuyorum. Artık uzun süre şekli bozulmadan, böylece kalır saçlarım. Ayrıca böyle yapınca saçlarımı, ak düşen telleri belirgin olmuyor pek fazla. Yok, takıntılı değilim aslında hatta ayrı bir hava verdiğine de inanıyorum. Yani seviyorum saçlarımın beyazını. Her birinin var oluşunda olanları önemsiyorum çünkü. Yaşanmışlığa birer tanık gibi şimdilik gizleniyorlar kumral kıvırcık saçlarımın arasında.
Biraz acıkır gibi oldum. Torbamda bir elma olacak, bir de tren satıcılarından aldığım o börek. İkisini de yiyorum. Yerken gözüm karşı koltukta oturan kıza ilişiyor. Kadife elbiseli, parlak pabuçlu, iri gözlü çocuğa. O da bana bakıyor ve gülümsüyor. Saçları da benim gibi kıvırcık, örgülü saçlarının ucundan anlıyorum bunu. Kendime benzetiyorum, çocukluğuma. Kadife bir elbise bile yetiyor bana. Eski bir 23 Nisan’ı hatırlıyorum bir an. Annemin bana yeşil, üç düğmeli kadife elbiseyi hazırlamak için gecelediğini. Köyün meydanında minik yüreğim duracak gibi sayıkladığım duaları. Bir iş için isteğin, sevginin yolu yarılattığını. Evet, annem tüm gece tahta sandalyemizde ağır aksak çalışan dikiş makinesiyle bana bir elbise diktiğini. Makasla hüznünü biçtiğini, renk renk iple sevgisini nakşettiğini. Aslında önceden haberi olsaydı elbiseyi önceden diker asardı dolabıma. Ama piyangodan çıkar gibi olmuştu her şey. Hiç hesapta yoktu benim kürsüye çıkıp, tüm kasabaya şiir okuyacağım. On beş gün önce seçmeleri vardı aslında ve bu görevi başka bir sınıf arkadaşım almıştı. Üzülmüştüm açıkçası, çok istiyordum. Günlerce çalışmıştım, ezberlemiştim o şiiri. Yemekte, yolda, bahçede hep bu şiiri okuyordum. Onunla yatı onunla kalkıyordum. Hatta ilk kıtası,

‘ Sanki her tarafta var bir düğün.
Çünkü, en şerefli en mutlu gün.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.’


Hiç unutmuyorum. Sonra ne olduysa şiiri okuyacak olan sınıf arkadaşım son gün rahatsızlanmış, öğretmenim de onun yerine en uygun beni görmüş. Bir anda oldu aslında her şey. Haberi aldığımda o kadar mutlu olmuştum ki, genelde yürüyerek yarım saatte gidilen okul ev arası yolu on dakikada koşarak almıştım. Nefesim kesilmiş, yüzüm pancara dönmüş, önlüğüm su içinde kalmıştı. Daha kapıdayken bir solukta anneme anlatmıştım olup biteni. Çok mutluydum çok. Ama son anda piyangodan çıkan haber, annemi o gece uykusuz bırakmıştı. Kasabanın karşısına çıkıp, kürsüde şiir okuyacaktım. İşte o an karar verdik annemle, evdeki yeşil kadife kumaşla bana bir elbise dikmeye. Eteği fırfırlı bir elbise, üç düğmesi vardı. Hatta düğmelerden biri boğazıma dayanıyordu. Onu şiir okurken iliklemek istememiştim de annem olmaz deyip ilikletmişti. Sonra o an gelmişti, dizlerimin bağı çözülmüştü. Mikrofona ulaşmak için parmak uçlarımda avazım çıkıncaya kadar bağırdığımı anımsıyorum. Neyse hiç takılmadan okumuştum, başarmıştım yani. İlk başarımdı belki de bu. Sonra o yeşil elbiseyi kızım da giydi. Yıllar geçti üstünden de elbisenin o üç düğmesi hala yerli yerinde. Şimdi naftalinli sandıkta yadigâr bana çocukluğumdan.


Denge

Yavaş yavaş hava kararıyor artık. Trenin iç aydınlatmasın da sorun yok, uzun süre önce açtılar tüm ışıkları. Ama akşama doğru hava soğur ben de pencereyi açamam diye şimdi üstten aralıyorum biraz. Pencereyi açar açmaz bir yaprak düşüyor ayaklarımın ucuna. Ne ara içeri girdiğini pek anlayamasam da kurumaya yakın sarı hatta turuncuya yakın bir kayın ağacı yaprağı bu. Mevsim sonbahar. Yerini yenisine devir edip sığınacak bir yer arar gibi bir edası var sanki. Ya da son nefesiyle kendini içeriye atmış kim bilir. Ama kışlara dayanıklı görkemli bir kayın ağacının yaprağı bu. Hatta yol kenarında olan bu ağaç, göklere erişen dallarının borcunu bu ilahi denge de kuruyan yapraklarıyla ödemiş. Küçük bir tohumdan nice mevsimle bu hale Eyüp sabrıyla erişmiş; ama o da ilahi dengeye boyun eğmiş. Sanki böyle bir hikâyesi var hala ayaklarımın ucunda duran bu yaprağın.

Eski Yunan mitolojisinde her ağacın bir ağaç perisi olduğuna inanılırmış. Bu periler ağaçla beraber doğar, onla büyür kimisi o ağaçla ölür kimisi de ölümsüz olurmuş. İsimleri Dryad olan bu perilerin hatta bir de Hamadryad adlı kardeşleri varmış. Onlarda daha küçük bitkilerin, çalı ve küçük boylu ağaçların içinde yaşamlarını sürermiş. Üçüncü dereceden birer tanrı sayılan Dryadlar, ağaçları sağlıklı olduklarında sevinir ne zaman ki ağaçları biraz hastalansa, sararıp yapraklarını dökse onlar da derin bir yasa girermiş. Kendi toprağında onla büyüyen yapraklarına sahiplenme ve onu kaybedişinde de yasa bürünme çok doğal olmalı.

Gözlerimi kapatıyorum. Öperek bırakıyorum yapraklarımı. Hatta okşuyorum bazılarını. Yazık, bir şey gelmiyor elden. Ben de bu ilahi denge de uğruna döktüklerimi mevsiminde hatırlayıp, mahsustan saçlarımı da enseden toplayıp öyle yol alıyorum. Ömrümün istasyonlarını bir bir geçiyorum. Sisinde eskiyorum belki biraz; ama bir o kadar kökleniyorum. Cebimde kuru yapraklar ve hala yeşil olan ben, olmak istediğim trende otuz beş numaralı koltuktan yeni dualar ekiyorum yedi kata. İçinde olduğum tren köprüleri aşarken; haber gönderiyor dallarım kuşlara, çiçeklerim ise arılara.

Emine Yılmaz
Mart, 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder